I970 ‘li yıllarda Anamur Lisesinde sağ – sol kavgaları okuldan çevreye, çevreden okula yayılmaya başlamıştı…
Bir ara olaylar o kadar çığırından çıkmıştı ki sol görüşlü olarak bilinen sayın Ahmet Şen isimli öğretmen okul bahçesinde sağ görüşlü öğretmen sayın Mehmet Ballı’ya zincirle saldırmış ve aynı sertlikle karşılık görmüş, olaya öğrenciler de karışmıştı.
Bu karmaşalar arasında bütün sınıflara derse girdiğim için öğrencilerle birebir konuşmalar yapıyor ve olaylara karışma eğiliminde olanları ikna etmeye çalışıyordum; Sağ – sol ayırımı yapmadan… Çünkü bu öğrenciler bizim çocuklarımızdı…
Anamur Lisesinde görev yaptığım sürece sağ – sol ayırımı yapmadan her öğrenciye ilgi alanı içinde yaptığım birebir görüşmelerim ve sınıf içindeki ders anlatımım nedeniyle vatanını ve milletini seven, çevresiyle barışık binlerce öğrenci yetiştirmiştim.
Anamur Lisesinde çalıştığım sürece beni en çok çalışmaya sevkeden nedenlerden biri de Yeşilay kolu olmuştu…
Her yıl Yeşilay kolu bana veriliyordu… Derste anlatamadıklarımı bu kol vasıtasıyla tüm öğrencilerime aktarabiliyordum.
Şöyle ki;
Yeşilay kolu için özel olarak 1*1,5 ebadında ayaklı ve camlı bir pano yaptırmıştım.
Yeşilay kolu öğrencileri ile birlikte her hafta pazartesi günleri bu pano’da yazılanları değiştiriyorduk.
Yani ayda 4-5 defa adeta duvar gazetesi çıkarıyorduk…
O zamanlarda Yeşilay’ın yayın organı olarak genel merkezin hazırladığı Yeşilay Dergisi ve Mavi Kırlangıç dergileri çıkıyordu.
Yeşilay ve Mavi Kırlangıç dergilerine abone olmuştum ve duvar gazetesi için bu dergilerden alıntı yapıyordum.
Her sınıftan seçilen 1’er öğrenci yani toplam 30 öğrenci de bu pano/duvar gazetesi’nin çıkarılışına yardımcı oluyordu.
Öyle ki okulun giriş kapısına koyduğumuz pano’daki yazıları okumak için her pazartesi adeta izdiham yaşanıyordu…
Bunlar gerçekten el yazımla yazılmış hepsi birbirinden güzel makale, fıkra, hikâye ve karikatürlerdi.
Bir gün çok sevip saydığım değerli insan, saygıdeğer okul müdürümüz sayın Süleyman Aydın dersten beni odasına çağırtmıştı…
Öğrencilere ödev verip odasına gitmiştim.
Sayın Süleyman Aydın bey okulda öyle bir otorite sağlamıştı ki okulun bahçe kapısından göründüğü zaman bütün öğretmen ve öğrenciler adeta kendisine selam dururdu.
Sevilen bir müdürümüzdü. Sevecen bir müdürümüzdü. Yaz aylarında yaylaya Gülnar ilçesine giderdi. Kendisi Gülnar’lıydı…
Gülnar’da babamla da ahbaplık kurmuştu… Babamı çok severdi. Babam da onu…
Odasına girdiğim zaman çay söylemişti…
Biz çaylarımızı yudumlarken bir de baktım kapı açılmış ve bizim Yeşilay panosu kapıdan görünmüştü…
Çok kısa boylu bir hizmetçimiz vardı. Hizmetçi pano’nun arkasında kalmış, görünmüyordu.
Pano getirilip önümüze konmuştu…
Meğer hizmetçiye önceden ben içeriye girdikten sonra Pano’yu getirmesini tembihlemiş…
Bütün öğretmen ve öğrencilerin derste olduğu bir saati seçmiş…
O hafta Yeşilay haftasıydı ve Yeşilay gazetesini çok güzel hazırlamıştım…Hem de evde 2 gece uğraşarak….
Bütün yazıları kendi el yazımla yazmıştım. Hem de yazım kurallarına çok dikkat ederek…
Bir yer gösterdi; “Bu yazı nedir? Diyerek…
Dedim ki; “Su, Ateş, Türk… Üçünden ürk…”
Başka bir yazı göstererek “bu nedir” diye sormuştu…
Yine dedim ki; “İçki bütün kötülüklerin anasıdır…”
Bir karikatür gösterip anlamını sormuştu… Onu da izah etmeye çalışmıştım…
Zile basmış, hizmetçiyi çağırmış ve panoyu yerine koymasını istemişti.
Bu kadar boş zamanı ve performansı nereden bulduğumu sormuştu.
Ben de ; “İnancımı yaşıyorum….”demiştim…
Daha önceden İslam Medeniyetinde yazdığımı da biliyordu…
Baktım gözünden akan 2 damla gözyaşı…
Kalkmıştı… Bir baba şefkatiyle alnımdan öpmüştü… Tek kelime söylemeden eliyle çıkmamı işaret etmişti…
Bir de baktım iki damla göz yaşı onlarca damla olmuştu… Çok duygulanmıştım…
Dışarı çıktığım zaman hizmetçi önümü kesmişti…”Ne oldu? Diye sormuştu…
Elimden tutup hizmetçi odasına götürmüş ve şunları anlatmıştı:
Meğer o gece sayın Süleyman Aydın evine gitmemiş, okulda kalmış…
Sabahleyin okulun açılmasına 1 saat kala temizlik yapmak için okula gelen hizmetçi onu bizim Yeşilay gazetesini incelerken bulmuş…
Hizmetçi temizliği bitirdiği halde hala bizim Yeşilay’ı inceliyormuş…
Öğrenciler okula gelmeye başlayınca da odasına kapanmış…
Beni ikinci saatte dersten çağırıncaya kadar da odasından çıkmamış…
Beni çağırtacağında da benim yanına girmemden sonra panoyu odasına getirmesini tembihlemiş…
Meğer bana sorduğu yazıları da okuyamamış… Benim kendime göre bir yazı stilim vardı…
Nesih, Tâli, Sülüs… Arapça ve Osmanlıca yazıların Türk alfabesine yansımasını yapıyordum…
İşte okuyamadıkları oymuş…
O günden sonra sağ sol kavgalarının devam ettiği dönemlerde bile sınıf içinde çıkarılan duvar gazetelerini tek-tek inceleten ve pek çoğunu yayımlatmayan okul müdürü sayın Süleyman Aydın ben okuldan ayrılıncaya kadar çıkardığım Yeşilay gazetesinin noktası virgülüne kadar incelemeden yayınına izin vermişti…
Çünkü beni anlamıştı…
Ancak şunu belirtmeden de geçemeyeceğim;
İstanbul’da öğrencilik yıllarımda başlayan, Sivas’ta öğretmenlik yıllarımda devam eden “Sorunuz Söyleyelim” köşesi ile ilgili çalışmalarım aralıksız devam etmiş, belli bir program dâhilinde artık Anamur’da verdiğim ev adresime gelen soruları cevaplandırmaya da devam etmekteydim.
Artık bu durum benim için öğretmenliğimin bir parçası haline gelmişti.
Sosyal yaşantımda da benzer sorularla karşılaştığım zaman verdiğim cevaplar birebir görüştüğüm kişilerin beğenisini kazanıyordu.
Bu olayların yaşanmasından 1 yıl önce yani 1969 yılında Türkiyede ve dünyada değişik olaylar meydana gelmişti.
8 Şubat 1969’da Milliyetçi Hareket Partisinin başına merhum Alparslan Türkeş seçilmişti. O dönemde bu büyük bir olaydı. Çünkü sayın Türkeş sevilen, saygı duyulan biriydi.
O yıl Amerikan 6. Filosu İstanbul, İzmir, Trabzon’da protesto edilmiş büyük olaylar çıkmıştı.
Doğu Anadolu’da Kızamık salgını olmuş binlerce kişi ölmüştü.
Balkan Boks şampiyonasında boksörlerimizden Seyfi Tatar ve Celal Sandal şampiyon olmuştu.
Türkiye’de Genel Seçimler yapılmıştı.…Ve daha neler olmuştu neler…
Hoşça kalınız.
