İnternet siteme gelen sorularda biri Hoşgörü üzerine…
Bayan Saliha Özsoy’un sorusu şu:
Diyor ki: ‘’ Ben emekli öğretmenim. Öğretmenlik yaptığım dönemlerde insanlar arasında anlayışlı olmak ve müsamahalı davranmak ön plandaydı. Şimdilerde başta TBMM olmak üzere siyasiler bile halkımıza örnek olmaları gerekirken birbirlerine karşı hiç te anlayışlı, hoşgörülü, müsamahalı davranmıyorlar…
Çarşıda, pazarda, iş yerlerinde, okullarda Hoşgörülü olmayı ve birbirimize karşı anlayışlı davranmayı unuttuk…
Acaba neden?
İslâmiyet katı kurallar dini midir, yoksa hoşgörü dini midir?
Bu konularda Ayet ve Hadis var mıdır?
Hoşgörü ile ilgili ilim adamlarının görüşleri İslâm’ın görüşü ile çelişkiye düşmüyor mu?
Tarihte ne gibi hoşgörü örnekleri vardır?’’
Sevgili Saliha hanıma verdiğim cevabı sizlerle de paylaşmak istiyorum:
Peygamber efendimiz: “Farzlarla emrolunduğum gibi, insanlarla iyi geçinmekle de emrolundum.” buyuruyor.
Bu bir hadis-i Şeriftir.
Yorumu ise: Müslüman’ın çevresi ile iyi geçinen, kendisi ile iyi geçinilen kimse olmasıdır.
Benzer hadisler de vardır:
“Akıllı olmanın ve akıllı yaşamanın ilk adımı, halka sevgi ve şefkat göstermektir.”
“Siz insanları mal-mülkle tatmin edemezsiniz. İnsanları ancak güzel ahlâk, hoşgörü ve güleryüz tatmin eder.”
“Bir kimsenin mü’min kardeşine sevgi ve şefkatle bakması, mescide kapanıp bir yıl nafile ibadet etmesinden daha hayırlıdır,”
Bu anlayış Mevlânâ’da âlemşümul “insan sevgisini.”, Yunus Emre’de cihanşümul “Yunus şefkatini oluşturmuştur.
Mevlânâ’nın “Gel!” çağrısının, Yunus’un “Yaratılan her şeyi yaratan hatırına hoş görme” anlayışının manası budur.
Sadi’nin şu sözü bu manayı açıklamaktadır:
“Akılsız insan o kimsedir ki, Allah ile iyi olayım derken, Allah’ın kulları ile kötü olur.”
Allah’ın hoşnutluğu da, kulların hoşnutluğuna bağlıdır.
Ayet ve hadislerden kaynaklanan, Mevlânâ gibi, Yunus gibi, Sadî ve Hafız gibi büyüklerin hayatlarında sanatlaşan “müsamaha” duygusu, tarih boyunca Müslüman’ın ahlâkı olmuştur.
Hz. Peygamber Hudeybiye Muahedesi’nde, müşriklerin ileri sürdükleri aşırı şartları anlayışla karşılamış, Hayber’in fethinde ele geçirilen Tevrat nüshalarını sahiplerine iade etmiş, fethedilen topraklarda yaşayan gayri müslimleri kendi inanç ve ibadetlerinde serbest bırakmıştır.
İslâm tarihinin her safhasında ve sayfasında bu uygulamanın sayısız misalleri vardır:
Hulefa-yı Râşidin, ondan sonra gelen bütün halife ve devlet başkanları savaş esnasında bile yaşlılara, hastalara, çocuklara, ibadet edenlere, rahip ve keşişlere dokunulmamasını emretmişlerdir.
Kudüs’ün fethinden sonra yerli halk ayin ve ibadetlerinde tamamen serbest bırakılmışlar, İstanbul ‘un fethinden sonra Hıristiyan halka müsamahadan da öte geniş imtiyazlar tanınmıştır.
Emevîler’de, Abbasilerde, Selçuklular’da, Osmanlılar’da hep aynı anlayış hâkim olmuştur.
Osmanlılar Doğu Avrupa’da hükümran oldukları 500 yıl boyunca yerli Hıristiyan halkın ayinine, ibadetine, lisanına, yaşayış ve geleneğine dokunmamıştır.
Voltaire’in şu sözü bir itiraftır:
“Hiçbir Hıristiyan devleti, kendi topraklarında Müslümanların bir cami bulunmasına müsaade etmemiştir. Halbukî Müslümanlar,Hıristiyanlar’ın kiliselerine her zaman müsamaha göstermişlerdir.”
Ünlü Gustave le Bon; İslâmiyet’in hızla yayılmasını bu müsamahaya bağlamıştır:
“Kur’ânın yayılmasında, kuvvetin hiçbir tesiri olmamıştır.Zira,Müslümanlar, mağlûp milletleri dinlerinde serbest bırakmışlardır. Eğer Hıristiyan milletler İslâmiyet’i kabul etmişlerse, bunun sebebi Müslümanlar’ın kendilerine karşı eski hükümdarlarından daha âdil ve müsamahalı davranmalarıdır.”
Müslümanlar, ferdî hayatlarında, toplu yaşayışlarında, Müslüman olmayanlara karşı kendi aralarında, savaşta, barışta, hoşgörüyü bir davranış ölçüsü saymışlardır. Kimseye kin tutmamışlardır.
Gönül yıkmayı değil, gönül almayı tercih etmişlerdir. Zira müsamaha, hoşgörü Müslüman’ın ahlakıdır.
Hoşça kalınız.

