Bu dünyada mutsuzluğumuzun, kavgalarımızın, yorgunluğumuzun çoğu tek bir şeyi unutuşumuzdan kaynaklanıyor: Haddimizi.
Had, bir sınır değildir. Bir edeptir. Bir irfan ölçüsüdür.
Haddini bilmek, aciz olduğunu bilmek değildir. Tam tersine, nerede duracağını, nerede konuşacağını, nerede susacağını bilmektir. Kendi gücünün, bilginin, yerinin farkında olmaktır.
Bugün herkes her şeyi biliyor. Herkes her konuda uzman. Doktorun işine karışıyoruz, öğretmene akıl veriyoruz, mühendisten iyi bina yapacağımızı sanıyoruz. Klavyenin başına geçince hakim oluyoruz, savcı oluyoruz, alim oluyoruz. Çünkü haddimizi unuttuk.
Oysa haddini bilmek ne büyük bir özgürlüktür.
Haddini bilen insan, bilmediğini söylemekten utanmaz. “Bilmiyorum” diyebilmek, en büyük bilgeliğin başlangıcıdır.
Haddini bilen insan, başkasının acısını küçümsemez. “Benim derdim daha büyük” yarışına girmez. Herkesin yükünün kendine ağır olduğunu bilir.
Haddini bilen insan, bir kalbi kırmanın bir mabedi yıkmak kadar ağır olduğunu bilir. Bu yüzden diliyle yaralamaz. Öfkesiyle yakmaz.
Haddini bilen evlat, anne babasına sesini yükseltmez.
Haddini bilen eş, sevdiğini incitirken iki kere düşünür.
Haddini bilen komşu, duvarın ardındaki hayatın mahremiyetine saygı duyar.
Haddini bilen insan, Allah’a karşı haddini bilir; kuluna karşı da.
Ne diyordu ya büyükler: “Haddini bil, hududunu aşma.”
Biz hududu aştıkça dünya daraldı bize. Herkesin hayatına burnumuzu soktukça, herkesin günahının bekçisi oldukça, kendimizi merkeze koydukça yalnızlaştık.
Halbuki hayat çok basit bir denklem üzerine kurulu:
Yaradana karşı kulluk haddini bileceksin.
İnsana karşı insanlık haddini bileceksin.
Kendine karşı da acizlik haddini bileceksin.
Bunu bildiğin gün, kavga bitecek. Bunu bildiğin gün, dünya hafifleyecek.
Çünkü bu dünyada huzur, çok bilmekte değil; haddini bilmekte saklıdır.

