9 Şubat 2023

SOHBET KÖŞESİ: HAYATIMDAN BİR ANI: İKİNCİ CİHAN SAVAŞININ YAPILDIĞI KITLIK YILLARINDA YEDİ AYLIKKEN DÜNYAYA GELMİŞİM

1945 yılının Nisan ayı… Nisan ayının 24’ü…İçel İl’i, Anamur İlçesi, Bozyazı beldesi, Gürlevik köyü, Denizciler mahallesinde ahşaptan yapılmış iki katlı bir ev…
Ev eski “YÖRÜK” adetlerinde olduğu gibi 2’inci katı oturmak için alt katı ise hayvanların barınması düşüncesiyle “AHIR” olarak yapılmış…
Evin beyi Ahmet Ağa’da bir telaş, bir telaş ki sormayın… Nasıl telaşlanmasın ki?
Askerde savaşta sol kolunu kaybettiği için tek kollu olarak hayat mücadelesini sürdürürken eşi Fatma hanımdan 4 çocuğu dünyaya gelmiş; Mahmut, Fazilet, Mürüvvet ve Hamdi…
5’inci çocuğunu beklerken ve çocuk henüz 6 aylıkken hamile eşi  Fatma hanım akşamüzeri sarı İneği sağmak için bahçeye inmiş… Ve işte o anda olanlar olmuş…
Sarı İnek yavrusunu Fatma hanımdan sakınayım derken sağ ayağıyla şiddetli bir tekme atmış…
…Ve sarı İneğin tekmesi hamile Fatma hanımın tam karnına isabet etmiş… Fatma Hanım  oracığa yığılıp kalmış… Bunu gören kaynana Seyde nine çığlığı basmış…
İşte Ahmet Ağa’daki telaşın sebebi bu çığlıkmış… O sırada annem bana 6 aylık hamile imiş…
İlçede doktor da yokmuş… İnek ’ten aldığı darbelerin etkisiyle annem yaklaşık 1 ay  kadar hasta olarak yatmış…
Henüz iyileşmemişken doğum sancıları başlamış… Ebe aramışlar… Aslında o anda ebe bulmak da imkânsızmış…
Babamın yakın akrabalarından Kadir amca (Koca Kadir lakaplı Kadir Doludeniz)’ın hanımını “Emine abayı çağırmışlar…“Emine aba”, kaynana Seyde nine ve komşu kadınların yardımları…
…Ve ben 7 aylıkken dünyaya gelmişim… Adımı da GAZİ koymuşlar…
Acaba babamın savaşta kolunu kaybedip “Gazi” oluşundan mı yoksa sarı İneğin anneme tekme vuruşundan çağrışım yaparak kaza  geçirişimden mi yoksa başka bir sebepten mi nedendir bilinmez adımı GAZİ koymuşlar…
Adımın “Gazi” konmasının başka bir öyküsü  varmış…
Bana doğumda “ebelik” yapan “Emine aba” ben doğmadan 3 gün önce babamın babası olan Sipahi dedemi rüyasında görmüş… Sipahi dedem “Emine aba “ya rüyasında demiş ki;
“-Oğlum Ahmet’in bir oğlu olacak… Adını Battal Gazi koyun’’
Ben doğmadan önce “Emine aba” bu rüyayı babama anlatmış… Adımı “Gazi” koymuşlar…
İleriki yıllarda rahmetli babam bana derdi ki; “Oğlum senin göbek adın Battal Gazi…”
Çocukluk yıllarımda ne zaman tarihi özellikleri olan “Battal Gazi” adlarını duysam hep babamın benim için söylediği Göbek Adım aklıma gelirdi.
O dönemde Denizciler mahallesinde motorlu vasıta yok ki hastayı doktora götürebilesin… Ayrıca şehir merkezinde doktor yok ki tedavi için doktora gidebilesin…
…Ve yine o dönemde 7 aylık dünyaya gelen pek çocuk da yok…
İşte bu alışılmamış durumlar sebebiyle babam büyük bir telaşa kapılmış…
Bir tarafta lohusa yatağında, erken doğum yapan ve sarı İneğin darbesiyle karnında büyük bir yara oluşun annem… Diğer yanda 2 ay erken dünyaya gelen ben…
Doğduğum zaman adeta ölü doğmuşum… Hiç nefesim çıkmazmış… Neyse ki kısa bir müddet sonra nefes almaya başlamışım…
Alışılmışın dışında bir doğum… Ne KÜVEZ var ne de Hijyenik bir ortam… Herkeste bir telaş, bir telaş ki sormayın…
Günler-günleri, aylar-ayları kovalamış annem ve ben toparlanmışız… Ailemizde normal hayat başlamış…
Tabi buna normal hayat denebilirse… Geçirdiği korku ve büyük travma sebebiyle annemin sütü kesilmiş…
Anneme tekme vuran sarı İnek danasıyla birlikte babam tarafından yok pahasına Ermenek’ten gelen bir tüccara satılmış…
Çevrede süt anne olabilecek yeni doğum yapan kadın da yokmuş…
Hele-hele bugünün şartlarında normal bir taksi parası kadar pahalı olan “Süt İneği” de hiçbir komşumuzda yokmuş…
Annem beni mısır unundan yapılmış, sadece suyla karıştırılabilen hamur şeklinde bir yiyecekle büyütmeye çalışmış…
Ek gıda olarak da buğday ununu tereyağıyla kavurup cam kâsede saklar ve zaman-zaman bu karışımı suyla ıslatarak bana yedirirmiş… Ama her zaman tereyağını bulmak ta mümkün olmuyormuş…
Ülkede olduğu gibi Anamur’da, Bozyazı’da, bizim evimizde de kıtlık hüküm sürüyormuş…
Ancak babam askeri malûlü olduğu için maaş alıyormuş ve maddi durumumuz komşularımıza göre biraz iyiymiş…
Kıtlık sebebiyle ekmek yok… Çay yok… Şeker yok… Annem şekeri bulsa “PALUZE” adı verilen bir tür yiyecekle beslenme problemimi halledecekmiş ama sadece evimizde köyde “DARI”, şehirde “MISIR” adı verilen bir tür Tahıldan yapılan “Darı Unu  ve buğday unu varmış…
Annem darı ve buğday ununu bulduğu için de şükrediyormuş…
Bazı komşularımız kıtlık sebebiyle “Darıyı da bulamıyor, darının Koçanından un yapıp yiyorlarmış…
Bazıları darı koçanını da bulamıyor sadece yaylalarda yetişen meşe (pelit) ağaçlarının palamut ’unu toplayıp un yaptırıp yiyorlarmış…
“Kıtlık” döneminin daha başka yan etkileri de varmış… Çevrede Akarsu, evde kurnadan akan su da yokmuş…
Su,10’larca kişinin hayvanlarını da suladığı bir kuyudan getiriliyormuş… Kuyudan getirilen ve sağlıklı olmayan su ile çamaşırlar yıkanıyormuş…
Bazı aileler kuyunun başındaki üstü açık 4 duvardan ibaret olan “ÇAMAŞIRHANE” de çamaşırlarını yıkıyorlarmış…
Üstelik kıtlık sebebiyle sabun bile alınamıyor ve sabun yerine “PELİT” ten yapılan “KÜL” ile çamaşırlar yıkanıyormuş…
Elektrik olmadığı için gaz lambasıyla veya fenerle idare ediliyormuş… Gaz da bulunmadığı zamanlar “ÇIRA” ile aydınlanılıyormuş…
Gaz lambası 3-5-8-14…şeklinde numaralı olurmuş… Normal zamanda 3 numara yakılırken misafir geldiği zaman daha iyi aydınlansın diye 14 numaralı lamba yakılırmış…
Fenerler de boy-boy olurmuş…“Gemici Feneri” olan hali vakti yerinde sayılırmış… Bizim de 3 ve 14 numaralı lamba ile bir gemici fenerimiz varmış…
Elektrik olmadığı için bugünkü anlamda buzdolabı-derin dondurucu gibi yemek saklanabilen beyaz eşyalar da yokmuş… Yemekler tel dolaplarda saklanırmış… Ya da bazı yemekler bozulmasın diye kuyulara sarkıtılırmış… Yemek yiyebilmek için tabak, çatal, demir kaşık, bıçak da yokmuş…
Ailenin bütün fertleri ağaçtan yapılan yuvarlak bir Sininin etrafında toplanır, ağaçtan yapılmış kaşıklarla Sininin orta yerine konan tek kaptan yemek yerlermiş…
Kıtlık dönemlerinin hüküm sürdüğü benim çocukluk yıllarımda mahallemizin, Gürlevik mahallesinin muhtarı sayın Mehmet Deniz bir misafir ağırlama telaşına düşmüş…
Gelecek olan misafir de Anamurlu Mersin Milletvekili Sayın Halil Atalay ve Sayın Halil Atalay’la birlikte Ankara’dan, T.M.M. Meclisi’nden  gelen milletvekili misafirleri imiş…
Misafirlere çay ya da kahve ikram edilecek fakat Anamur ve Bozyazı’da hiç şeker yokmuş…
Muhtar Sayın Mehmet Deniz şeker bulma telaşında ama hiçbir yerde şeker yokmuş…
Olay bir yaz günü Bozyazı’da geçiyormuş… Biz ailece Tersakan yaylasındaymışız…
İşte tam bu sırada babam mısır tarlasını sulamak için yayladan Bozyazı’ya gelmiş…
Muhtar çok yakın akrabamız… Babama demiş ki; “Hiçbir yerde şeker bulamadık…
Milletvekilimiz Sayın Halil Atalay’la misafirleri gelecek… Sizin evin dolaplarına bir bakalım. Fatma Nenem (anneme Fatma nene derdi.) belki bir yerlere şeker saklamıştır…”
Gerçekten bizim evin dolabının birinde bir tas içerisinde şeker bulmuşlar ve misafirleri ağırlamışlar…
Şekerin bile bulunmadığı bir dönem… İşte ben böyle bir dönemde dünyaya gelmişim…
Bu zor şartlarda yaşama mücadelesi verirken 2 aylık olduğum zaman ateşli bir hastalığa yakalanmışım…
Yapılan bütün müdahalelere rağmen bir türlü ateşim düşmüyormuş…
O dönemin en iyi okullarından olan Rüştüye mezunu büyük amcam Yusuf ağa alelacele bir kazana soğuk su doldurtmuş… Her iki ayağımdan baş aşağı tutarak beni içi soğuk su dolu kazana daldırmış… Bir taraftan da bana devamlı soğuk su döküyormuş…
Hiç nefes alamıyormuşum… Bu operasyon dakikalarca sürmüş…
Herkes öldüğümü zannederek feryat ederken Yusuf amcam beni devamlı kazana daldırıp-daldırıp çıkarıyormuş…
Annem bir tarafta perişan şekilde lohusa yatağında yatarken, babam feryat ederken Mahmut ve Hamdi ağabeylerim, Fazilet ve Mürüvvet ablalarım sağa sola koşuşurken Yusuf Amcamdan titrek bir ses duyulmuş; “Ateşi düştü… Yaşıyor…”
…Ve bayılmış, oracığa yığılıp kalmış…7 aylık erken doğumdan sonra ilk ciddi hastalığımı da atlatmışım.
Hoşça kalınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir