GAZİ MERT-SOHBET KÖŞESİ: YAŞADIĞI DÖNEME DAMGASINI VURAN BİR KADIN: RABİAT’ÜL ADEVİYYE…

Bir televizyon kanalında “Rabiat’ül Adviyye” olarak gösterime sunulan ancak İslami Türk Edebiyatında “Rabiat’ül Adeviyye”olarak adlandırılan ve yaşadığı döneme damgasını vuran bir kadın: Rabiat’ül Adeviyye…

Üniversite yıllarımda İslam Türk Edebiyatı öğretim üyemiz merhum Necla Pekolcay hocamızın bahsettiği Rabiat’ül Adeviyye  Türk müdür, Arap mıdır? Peygamberimiz zamanında mı yaşamıştır? İslam hakkında görüşleri, sözleri var mıdır?

Bugünkü sohbbet köşemde filmlere konu olan bir kadından bahsedeceğim.

Filmde sözü edilen Rabiatü’i-Adeviyye büyük kadın sofidir. 713 yılında doğdu. Nerede doğduğu bilinmiyor.

Fakir bir ailenin 4. çocuğu olarak dünyaya geldi.

Bu sebeple kendisine “Rabia” denildi.

Küçük yaşta çalındı ve köle olarak satıldı.

Kendisini küçük bir çocukken satın alan “Ali Atik”ten himaye ve şefkat gördü.

İçine kapandı, kendisini ibadete verdi.

Riyazâtı, iyi hali ve gösterdiği bazı kerametlerden dolayı, esasen cömert ve müşfik bir insan olan efendisi, kendisini azat etti.

Hürriyetine kavuştuktan sonra “inziva hayatına” ve “riyazete” devam etti.

Namı kısa zamanda çevreye yayıldı.

Nasihatlerini dinlemek, duasını dilemek, irşad ve talimini takip etmek üzere, çevresinde büyük kalabalıklar toplandı.

Tasavvufta isim sahibi Malik B.Dinar, Reba-hu’l-Kaysi, Sufyan-i Sevri, Şakik-i Belhi bunlardandır.

Rabiatü’l-Adeviyye “Keşf” ve “Rü’yetullah”a inanır.

C.Hakk’ın kendisini karşılıksız, gerçekten sevenle arasındaki perdeyi kaldıracağına, rü’yet ve vuslata izin vereceğine kaildir.

Bu görüşü ile zühd ve vicdanî sükûnet mesleğini seçen ilk Sofi’lerden ayrılır.

“-Rabb’im. Eğer seni cehennem korkusu ile seviyorsam, beni orada yak… Cennet ümidiyle seviyorsam, beni ondan mahrum et… Seni yalnız senin için seviyorum, ebedî güzelliğini benden esirgeme” der.

İslam tarihinde insanın içe kapanma ile olgunlaşacağına inanan ilk Sofi odur.

Velilik mertebesine nasıl ulaştığı sorulunca, cevabı şudur:

“-Beni ilgilendirmeyen şeyleri terk ettim. Ebedi olanın dostluğunu aradım…”

Bir ilkbahar günü Allah’ın eserlerini seyretmek üzere dışarı çıkması için ısrar edildiğinde, şu cevabı vermiştir:

“- Gelin,o güzelliklerin hâlikını görmek için içeri girin… Halikın seyri, bende O’nun yaptıklarını seyretmeye güç bırakılmadı.”

“Sözleri bu kadar ikna edici olanın, bir misafirhane işletmesi yerinde olur” diye diye kendisine takılana cevabı şu oldu:

“-Benim nefsimde açık bir tek misafirhane vardır. Bir kimse orada bulunursa, oradan çıkmasına, orada değilse oraya girmesine müsaade etmem. Ben fani olanla ilgilenmem, ebedi olanı isterim.”

Rabiatü’l-Adeviyye’nin mesleği, samimi bir zühd-u takva ile dünyadan el çekmesi olmuştur.

Allah dostlarından niçin yardım istemediği sorulduğunda cevabı şu olmuştur:

“-Ben dünyanın mülkünü, onun gerçek sahibinden istemekten bile hicap duyarım. Onu sahibi olmayandan nasıl isterim?”

Fakirliği niçin bu kadar tercih ettiğini sorana ise cevabı şudur:

“-Allah fakiri fakir olduğu için mi unutmuş, zengini zengin olduğu için mi hatırlamıştır?

Her şeyi iyi bilen, benim halimi de bildiğine göre, kendimi ona niçin hatırlatayım? O beni böyle istiyorsa, O’nun istediği, benim de istediğimdir.”

“-Allah’ın emri, Peygamberin kavli” diyerek evlenme teklif edenlere cevabı aynıdır:

“-Allah’a karşı bağlılığım, beni o kadar istila etmiştir ki, bende O’ndan başkasına, yer kalmamıştır.”

Rabiatü’l Adeviyye keşf sahibi, himmet sahibi bir veliyye, bir sufiyye idi. Gönlünü dünya varlıklarından arındırmış, ilahi tecellilerle doldurmuştu.

801 yılında Basra’da, gönlünü kaptırmadığı dünyadan, gönül verdiği ebediyete uçmuştur.

Hoşça kalınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir